Siz hiç tabuta konuldunuz mu

Siz, ölümün karanlık mezarında göğüs kafesinizi kor gibi yakan bir hasretle külrengi sabahlara hiç uyandınız mı? Tüm gece yatağınızda ter içinde dönüp durarak birbirinin tekrarı olan solgun sabahları hiç beklediniz mi? O kâbus dolu gecelerin bitkin sabahlarında kan çanağına dönmüş gözleriniz kirden kararmış tavana kilitlenmiş bir halde çok uzaklardaki sevdiklerinizi hiç ümitsizce düşündünüz mü? Dakikaları donup kalmış günleriniz ve saymakla bitmez yıllarınız hiç griye boyanmış bir çarmıhta kanatıldı mı? Kendinizi uzay boşluğunda zincire vurulmuş gibi hissettiğiniz ölü bir sessizlikte, ruhunuz hiç yağmalanmak istendi mi? Gideceği yere geç kalmış gibi telaşlı kanat çırpışlarıyla bir görünüp bir kaybolan güvercinlerle sevdiklerinize hiç selam yolladınız mı?

Gelinciklerin kan kırmızısı, çayırların renk renk çiçeklerle bezenmiş zümrüt yeşili, leylakların büyüleyici moru ve kardelenlerin ışıltılı çılgın beyazı, hiç hafızanızdan tümden silinip gitti mi? Her an, her saniye, tüm gün ve gece, yıllar ve yıllar boyu hiç kireç beyazı çiğ bir ışık sağanağı altında kaldınız mı? Gecenin deliksiz karanlığını, göğün lacivertinde çiçekler açan yıldızların parıltılı dansını, ayın gamlı yolculuğunu ve pembe sabahlığı içinde genç bir kız tazeliğiyle ufukta boy gösteren şafağın, yeni bir günü haber veren macup kızıllığını unutacak kadar hiç düşünce felci geçirdiniz mi? İradeniz, tahammülünüz ve sabrınız cayır cayır yakan örste hiç dövüldü mü? Gözünüz yolda merakla beklediğiniz bir mektubu elleriniz titreyerek boğazınız düğüm düğüm hiç okudunuz mu?

Siz, bir insana; arkadaşa, kardeşe, anneye, babaya, eşe ve çocuğa dokunmanın, onların varlığını dokunarak hissetmenin doğuştan gelen içgüdüsel bir açlık ve ihtiyaç olduğunu bilir misiniz? Güneşin altın sarısına boyadığı çimenliklere sere serpe uzandığınız, ışıklar içindeki bir derenin ninnileriyle kendinizden geçtiğiniz, denizin altın ışıltılı sularında kulaç attığınız, siyah bir atın üstünde kanatlanıp rüzgârla sarhoşça yarıştığınız, baharda beyaz ve pembe giysileri içinde halaya durmuş vişne, kayısı, elma ve çeşit çeşit ağaçların okşayıcı serinliğinde sevdiklerinizle neşe dolu gezintilere çıktığınız… mutlu bir rüyadan, yaralı ruhunuzun sıkışıp kaldığı dört duvar arasındaki bezgin bir sabaha derin bir hayal kırıklığı ile hiç uyandınız mı?

Siz cep telefonunuzu hiç özlediniz mi? Telefonunuzu koyduğunuz cebinizi alışkanlıkla yoklayıp sonra boş olduğunu görünce, kimseye çaktırmadan kendi kendinize hiç güldünüz mü? Tıkıldığınız boğucu sessizlikte kargaların gaklamalarını, köpeklerin ulumalarını ve arabaların homurtularını hiç özlediniz mi? Durgun hayatınızda değişiklik olsun diye hiç fare beslediniz mi; bu farelerle hiç arkadaşlık yaptınız mı?

Hangi cehennemden söz ettiğimi sanırım anladınız. Sözün kısası, siz hiç Türkiye Cumhuriyeti’nin F tipi zindanlarında yattınız mı?

Tekirdağ cezaevinden bir mahpus, bir hanedanlar devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin cezaevlerinde nasıl bir zulüm sürdürdüğünü yıllar önce şu sözlerle dile getirmişti:

“Bize düşüncelerimizi kusturmak istiyorlar. F tipleri, insanların hasta ve denek olarak görülüp üzerinde her türlü haysiyetsiz, çağ dışı uygulamaların sınandığı laboratuvar işlevi görmektedir. Buradaki görevliler de bizi terbiye etme, yontma ve tövbekâr yapma sanatıyla görevlendirilmişlerdir. Meslekleri insan budamadır…”

Aslında cezaevleri hakkında söylenmeyen ve yazılmayan bir şey kalmadı. Faşist terör bu zindanlarda ya öldürüyor ya da sakat bırakıyor.

Geçenlerde Sarp Kuray’ ı görmeye gittiğim Sincan F tipi cezaevinde, yirmi yılı aşkın bir zamandır binlerce kilometreden ancak arada bir ziyarete gelebilen ailelerden başka, kimsenin arayıp sormadığı Kürt mahpuslar olduğunu içim yanarak ve utanarak öğrendim. Kandıra F tipi cezaevinde de böyle unutulmuş birçok Kürt mahpusla voltalarda uzun uzun sohbet ettiğimi hatırlıyorum.

Artık şu gerçeği söylemekte bir sakınca yok. Ateş ne yazık ki düştüğü yeri yakıyor.

Sarp Kuray’la uzun bir sohbetten sonra vedalaşıp dışarı çıktığımda Ömer Gürcan ile Mustafa Kemal Gültekin kapıda beni bekliyorlardı. Meğer o gün onların Kürt mahpusları ziyaret günüymüş. İki Türk devrimcisinin onca yolu tepip cezaevinin kapısında binbir eziyeti sineye çekerek, yirmi yılı aşkın bir zamandır hapis yatan Kürt mahpuslarını -aralarında hiçbir örgütsel veya düşünsel bağ olmadan- her görüş günü ziyarete gitmeleri göz yaşartıcıydı.

Ömer Gürcan, 1964’de Talat Aydemir’le birlikte idam edilen ihtilalci Fethi Gürcan’ın oğlu. Babası idam edildiğinde, on beş yaşındaymış. İlerlemiş yaşına rağmen oldukça dinamik, heyecanlı ve gelecekten fazlasıyla ümitli. Ailenin üstüne yıldırımların yağdığı o korkunç günlerde bir buçuk yaşında olan kardeşi Sema babasını hiç hatırlamıyor. Ömer emekli mühendis, Sema ise diş doktoru. Babaları idam edilen insanlarla ilk defa karşılaşmış ve sarsılmıştım. Bana babalarının fırtınalı yaşamını anlatan İhtilalin Süvarisi adlı anı romanı armağan ettiler. İçim acıyla dolmuştu, kitabı ellerim titreyerek aldım. Kars’a dönünce, Nesrin Turhan’ın temiz bir dille yazdığı romanı Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’in asıldığı ipi boynumda hep hissederek okudum.

Kanlı faşizm geçmişte olduğu gibi bugün de elinde tırpanıyla cezaevlerinde ve meydanlarda kol geziyor.

Evet, ne yazık ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Yaşadım, gördüm ve görüyorum; duyarlı bir avuç insandan başka mahpuslar kimsenin umurunda değil. Halkımız kendisine kazık atan siyasetçileri alkışlamaktan cezaevlerini düşünmeye vakit bulamıyor. Mahpuslar suskun…

ÖNEMLİ NOT : Özgürlük İçin Referandum Çağrısı başlıklı makalem ve http://site.emekcicumhuriyetlerbirligi.org/ sitesi beklediğim gibi yine yandaş Kürt ve Türk yazılı ve görsel medyasının hışmına uğradı. Ancak yine de sayıları az olsa cesur yürekli bazı insanlar bu ambargo duvarını yıkıp referanduma imzaları ile destek oldular. Ne var ki, sistem güvenlik nedeniyle bu kardeşlerimin adreslerini saklı tuttuğu için kendileriyle bağlantı kuramıyorum. Şimdi onlardan telefon veya mail bekliyorum. Ben bu çalışmanın bir aksiyona dönüşmesini ve yakacağımız bir meşaleyle bizi kuşatan kör karanlığı paramparça edeceğimizi ümit ediyorum. Bu nedenle 0546 518 86 86 nolu telefonumdan veya alinakmahmut@hotmail.com mail adresimden, “Ben bu hanedanlar düzenini reddediyor ve onurlu bir hayat yaşamak istiyorum,” diyebilen tüm kardeşlerimden haber bekliyorum.

İzninizle bu notu yazının ruhuna uygun bir soruyla noktalayayım: Siz halkınızın ve insanlığın özgürlüğü ve esenliği için canınızı dişinize takarak çırpınırken, yolunuz rant kölesi bazı kişiler tarafından hiç kesildi mi?

Mahmut Alınak

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir